Beklemek Sıkıntısı
"Derin bir izi üzerinde taşır gibi..." Söylemek istediği pek çok şey vardı. Kimseye anlatamadıklarını şimdi bana anlatmaya çalışıyordu. Sanki camdan bir terasın üstünde durmuş, o konuştukça altımızda çatırdayan parçaları takip ediyorduk. Muhakkak düşecektik fakat geri dönmeyecektik. Ben dinleyen taraf olduğum için daha az kaybolmayacaktım. Hayır, sonunda ikimiz de başka insanlar olarak doğacaktık. "Daima korktum, öyle çok korktum ki, sonunda konuşmayı unuttum. Kendimi anlatmak, hiç var olmayan birinden bahsetmek gibiydi. Ben kimdim? Duygularım ve düşüncelerim birbirine girmişti. İçimde bana seslenen birini hissediyordum. "Buradayım" diyordu, ama ben onun kim olduğundan emin değildim. Geceleri sadece yatağımda uzanarak saatleri bitiriyordum. Yapmam gereken hiçbir şey bana o kadar önemli gelmiyordu. Kuşatılmıştım. Silahsızdım. Üstelik düşman kendimden başkası değilken, silahı kendime doğrultamazdım." Uzun bir dönem yalnızca kendisiyle konuşmuştu. Bunu seçtiği kelimelerden, tonlamasından, gerekli yerlerde bana çevirdiği bakışlarından anlayabiliyordum. Kendisini etkileyen her cümle karşısındaki insanı da etkisi altına alacaktı, bundan emindi. Anlayamadığım tek durum, bu sohbetin sonunda ben mi onun içindeki karmaşayı çözecektim, yoksa o mu beni yaşamın kırılgan döngüsüne hapsedecekti? Saate baktığımda vaktimizin dolduğunu anladım. Buna sevindim diyemem çünkü bir şair gibi konuşması daima güzeldi. Yalnız şunu da biliyordum, güzelliğin her türlüsü gibi tehlikeliydi. Ta içinden tutup getirdiği, yaşamın gerçekliğini kafama kazıyan kelimeleri beni bir gün öldürebilirdi. "Sanırım gitme vaktim geldi." İkimiz de ayağa kalktık. Elimi sıktı, kapıya doğru yöneldi. Bir saniye duraksadıktan sonra kapıyı araladı. Ya gitmek istemiyordu, ya da söylemek istedikleri yarım kalmıştı. "Sizi haftaya da seansa bekliyorum," dedim ister istemez. "Daima, daima bir şeyleri beklemiyor muyuz zaten?" dedikten sonra beni odanın içinde, beklemenin can sıkıntısı içinde bırakıp gitti.
Yorumlar
Yorum Gönder